Menu

Çocuk

Demet Holly Kavut

 

Kızım küçük henüz. İlkokul birinci sınıfta. Büyük bir coşkuyla başlamıştı okula. Uykusuz kaç gece geçirdi okula başlama, büyüme, yetişkinlerin dünyasına bir adım daha yaklaşmanın heyecanıyla. İkinci haftadan sonra belli belirsiz ilk umutsuzluğunu ifade etti okula ve kendine dair. Öğretmenin sınıfa astığı çalışkanlık ölçerde iki haftadır hala bir üst kademeye çıkamamış. “Herkes çıktı, ben kaldım sıfırda” dedi. Oysa ilkokul birinci sınıfta öncelik çocuklara öğrenme isteği aşılamak ve onları stressiz şekilde bir üst sınıfa hazırlamakta olduğu için onlara not verilmiyor. Öğretmen gene de bir yolunu bulup dahil etmiş kıyaslama ve başarı değerlendirme sistemini bu sınıfa. “Ne yapmanız lazım yükselmek için” dedim. “Uslu olmamız ve parmak kaldırarak sorulara cevap vermemiz gerekiyor” dedi. Uslu olma kavramı zaten canımı sıktı ama mesele kızımın sorulan sorulara cevap vermek konusunda aşırı çekingen davranıyor oluşuydu. Öğretmenle konuştuk. Öğretmen 20’şi yaşlarının sonunda. Beş yıldır bu mesleği yapıyor. Çocuğu yok. Çocuklarla konuşurken bakışlarına da, sesine de çocuk tiyatrosu oyuncularının abartılı üslubu gelip oturuyor. Benimkinin motivasyonunun yerle bir oluşu her nasılsa gözünden kaçmış olacak. Bu konuşmanın ardından kızım sıfırdan üçe yükseldi birden çalışkanlık ölçerde. Amaç çocukların motivasyonunu yükseltmekmiş. Oysa çekingen olan çocuğum iyice geriye çekmişti kendini performans baskısından dolayı. Bu konuşmanın ardından durum düzelecek sandım, daha da sarpa sardı her şey. Çok yavaşmış, hiç bir çalışmayı tam olarak bitiremiyormuş zamanında, matematikte sınıfın gerisindeymiş, miş, muş... Okul sekizde başlıyor 15.30’da bitiyor. Yani tam gün zihinler de bedenler de çalışıyor. Üstüne her gün ödev. Devlet tam gün okullarda ödev verilmez, tekrarlar okulda, öğretmen gözetiminde yapılır dese de, bizim öğretmen gene de veriyor ödev. Kendinden çok emin. Çocuğun konuşmaya hali yok okul çıkışında. Eve gelip dinleniyor. Odasındaki oyuncaklarıyla oynamak istiyor. Ama zaman yok ki, ödev, yemek ve kısa bir sohbetten sonra kitap okuyoruz, yatağa gidiyor. Dönemin ortasına geldiğimizde yorgunduk hepimiz. Bitkin düşmüş çocuğa “hadi kızım, okuyalım yavrum, üç artı beş kaç yapar” demekten de, öğretmenle “çocuklara bu kadar yüklenmeyin, daha yeni kreşteki oyun dünyasından çıkıp okula başladılar, alışmalarına zaman verin” tartışması yapmaktan da. Birinci dönem biterken iki öğretmen de kızım okul olgunluğuna ulaşmadığı için onu anasınıfına göndermeyi düşündüklerini söyleyince, bende acil durum sinyali yanıp söndü birden bire. Hızla yeni bir okul bulduk. İkinci döneme yeni bir okulda başladı. Öğretmene matematikte ve okumada nerede olduklarını sordum hemen ki gerideyse destekleyip kendini güvenmesini sağlayalım. Öğretmen başka bir meslekten öğretmenliğe geçmiş 25 yıl önce. Yetişkin çocukları var. Duruşu dinç. Hem de bizimle nasıl konuşuyorsa çocuklarla da aynı tonda konuşuyor. Onları ciddiye alıyor. Benim sorum karşısında gülümsedi. “Sakin olun” dedi. “Bu sınıfta 22 çocuk var ve hepsi de farklı hızda öğreniyorlar. Aynı biz yetişkinler gibi. Bu nedenle okuma-yazmada da, matematikte de iki ayrı kitabı aynı anda kullanıyoruz. Bazı çocuklar birinci kitabın yarısına gelmişken diğerleri ikinciye başlamış oluyor” dedi. Sanırım çok yüksek sesle bir “ooohh” dedim. “Merak etmeyin, bugün derste kızınız hem söz alıp konuştu hem de gayet güzel okudu” dediğinde sadece bir dönem boyunca neden kendimize de çocuğumuza da işkence yaptığımızı sordum. Sınıftaki diğer çocuklar bizim sohbetimiz sırasında öğretmene gezegenlerle ilgili sorular sormak için sık sık yanımıza geldiler. Gözlerinde korku yoktu, rahat ve meraklı çocuklardı. Öğrenmek için en çok ihtiyaç duyulan şey yani merak törpülenmemiş aksine kamçılanmıştı bu okulda.

Öğretmenliği üç ay tatil, yarım gün iş olarak görenler çocukların ve bütün bir ülkenin geleceğini karartıyorlar. Pedagoji bir bilim dalıdır. Üniversite bitiren bir insanın her şeyden önce bilimsel düşünme yetisine sahip olması beklenir. Öğretmenliğin ve öznesi insan olan her mesleğin bilimsellikten de öte olmazsa olmazı sevgidir. İnsanı, yaptığı işi, dersini verdiği alanı sevmeyen kişi hemen  hissettiriyor kendini. O zaman ne şakacı ses tonu ne de oyuncu bakışlar kurtarabiliyor mesleğine, insana sevgiyle yaklaşmayanları. 

Hayatlarını da öğrencilere bakışlarını da bacak aralarındaki ibrenin yönettiği sapıklara değinmiyorum bile zaten. Onların ruhları da yürekleri gibi kapkara olmuş sevgisizlikten.

Biz şans ederi iyi bir okul ve öğretmen bulduk da mesele zaten dersteki başarı değil, zihindeki parıltı. İşte onu söndürmemek lazım. Bize korkmadan soru soran, itiraz eden, kıyasıya tartışan ve yanlışımızı yüzümüze vuran çocuklar lazım. Uslu ve itaatkar bir kuşağın yönetime gelmemesi en büyük dileğim. Yoksa zifiri karanlık bir gelecek kaçınılmaz. Hepimiz için.

 

 

 


Herkes bilsin